Bu Blog'da yer alan yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılmaması ricası ile...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Iron & Wine...



Tembel gün ışığı ve uçuşan tozlar. Perdelere sinmiş uyku kokusunu taze bahar coşkusuyla silmeye çalışan rüzgar, alıp getirdiği fesleğen ve akasya kokularını dolduruyor odaya. Ben ise kıpırdamadan dansedişlerini izliyorum tozların. Savruldukları doğrultudan sıkılınca eşlerine son reveranslarını sunup başka başka yönlere dönüyorlar.Perdenin oynamasıyla yerde oluşan huysuz gölgeler de ritmi kaçırmıyor,bir anlığına dahi olsa...

Kalbimin atışı bir hızlanıp biryavaşlarken onlara ayak uyduramıyorum. Varlığının göçüşüyle bomboş kalmış odanı seyrediyorum. Gözlerim demir ağırlığında, göz yaşlarımşarap...

Dokunduğum her eşyada ellerinin bir izi saklı. hepsinde aynı umarsız dokunulmuşluk hissi. Yüzünü milyonlarca kez öpmüş yastığın, ben başımı koyunca hoşnutsuzluğunu anlatmaya çabalıyor. Kafamdemir ağırlığında, saçlarım şarap...

Bir sigara yakıyorumsehpanın üzerine kimbilir ne zaman fırlatıp attığın paketten. ciğerlerime saldıran dumana, senin soluyup tükettiğin havayı çekiyorum.İçinde sen, içinde fesleğen, içinde akasya çiçekleri. Ciğerimi dolduran hava sensizlikten demir ağırlığında, dumanlar şarap...

Dizlerimi kırıp bağdaş kuruyorum yere. dizlerin dizlerime değmiyor bu kez. Soluğunu yüzümde hissetmek uğruna saatlerce anlattığım, hiçbiri fındık kabuğunu doldurmayan boş yakınmalarım içimi acıtmıyor artık,nefessizliğin kadar. Yüreğim demir ağırlığında, pompaladığı kan şarap...

Hepdinleyip bir türlü isimlerini öğrenemediğim şarkılarını açıyorum.Işığın, tozların, kokuların ve senden arta kalan koskoca boşluğubastırmak istercesine son ses. Notalar yerden minderlerin, oradanyatağının ve en son duvarların üzerine saçılıyor... Ritimler dumanakarışıyor, sağa sola saçılmış eşyaların herkesçe durağan oysa hepsietrafımda uçuşuyor. Hayal gücüm demir ağırlığında, Rüyalarım şarap...

Birtürlü başlayamadığın kitapların, karanlığını silemeyen lambaların,biriktirip keyifle seyrettiğin filmlerin. Seni hafızalarına kazımış olduklarını hiç farletmediğin tüm o eşyaların...Hepsiyle konuşuyorum bir bir. Hakkında bildiğim herşeyi bana baştan anlatıyorlar. Hangisiyle kaç kez konuştun, hangisine neden öfkelendin. Onlar anlattıkça varoluyorsun tekrar zihnimin içinde. Öfken demir ağırlığında, Şevkatin şarap...

Ve müzik susuyor, pencelerer kapanıyor sımsıkı,perdeler çekiliyor güneşe. Tozlar ait oldukları kuytulara çekiliyorlar.Fesleğen ve akasya kayboluyor dumanların içinde. Eşyalar birer birersiliniyor, tavan ve duvarlar da. Hayalin demir ağırlığında, varlığınşarap...


Son notalarında silikleşen şarkının adına bakabiliyorum ancak. Sunset soon forgatten; Iron and Wine...

03.05.2010

8 Şubat 2010 Pazartesi

Kabus.


Bir terastayım... elimde yarısı rüzgar tarafından içilmiş bir sigara, saçlarım yüzümü neredeyse tamamen kapatmış, gözlerimden akmış rimeli burnuma ve ağzıma dağıtmakla meşgul.
Ne düşündüğümü bilmiyorum ama inanılmaz bir hüzün var içimde.. tüm yapamadıklarım için yastayım yalnızca.
Gün batımına birkaç saat var, etraftaki çatılarda, her adımımı izleyen keskin nişancılara takılıyor arada bakışlarım. Onları görmemiş gibi yaparak etrafımı seyre dalıyorum. Teras duvarının üzerine bıraktığım, buz gibi olmuş çayımdan son bir yudum, közü artık filtresine dayanmış sigaramdan son bir nefes, izmariti fırlatıp atıyorum.. artık kirlenen dünya umurumda değil.

Bulutlar toplanıyor gökyüzünde; kırmızı, mor, mavi... bu dünyanın en ilginç gün batımı.. zira hemen ardından gelecek bu kez gün doğumu...bana özel olsa gerek. İçeriden annemin hıçkırıklarını duyuyorum.. kardeşim de birkaç arkadaşıyla ağlıyor salonda. Hepsi, bunu haketmediğim hususunda hemfikir. Oysa en hakedenlerin bile anneleri, kardeşleri, babaları ağlamaz mı sonunda?

Merdivenlerden bahçeye iniyorum. Aklımdan bir kaç kez firar etme düşüncesi geçse de, bir kurşunla kalan birkaç saatimi de heba edemem diye düşünüyorum. Bahçe o kadar bakımsız ki.. toprağın üzerinde, 30 derecelik eğimde durmaya çalışan metal ayaklı masa bile tiksiniyor bulunduğu ortamdan besbelli. Pastan bir ayağı çürümüş sandalyeye oturuyorum, sabahlığımın cebinden tabakam ve çakmağımı çıkarıp bir sigara daha yakıyorum. Şu an beni tek rahatlatan şey bu. Ayaklarımı uzattığım toprağın üzerinde öbek öbek karıncalar. Ayak parmaklarımı toprağa sokuyorum, karıncalar üzerlerinde geziniyor. “sabredin..” diyorum içimden.. yakında tüm bedenimin üzerinde gezineceksiniz.

Yine şanslıyım ki son günümü ailemin yanında, evimde geçirmeme izin verdiler. (her tarafımı sarmış güvenlik güçleri, keskin nişancıları görmezden gelebilirsem, kendimi daha iyi hissedebilirdim) Oysa nasıl isterdim bugünü kuzenimle taksimde geçirmeyi.. Mangal Keyfi’nde birer dürüm, Mustafa Amca’nın efsane Türk Kahvesi, akan kalabalığın içinde yitirdiğim düşüncelerimle klasik bir Cumartesi. Oysa, gün doğarken idam edilecek olmam, şu an bulunduğum durumu bile lüks statüsüne sokmakta. Ah! En azından nasıl öldüreceklerini bilsem... asılacak mıyım? Yoksa iğne mi? Belki de zehir.. Elektrikli sandalye olmasın da.. daha suçumu bile bilmiyorum. Bilsem karşı çıkacağım. Ben kötü bir şey yapmadım.. hele ölümü hakedecek kadar kötü bir şey? Asla!

Daha ne çok şey var yapmak istediğim.. doğru dürüst aşık bile olmadım henüz. İzlemediğim filmler, okumadığım kitaplar var. Yazmadığım öyküler... hani ben öldükten sonra o notlara sarılıp ağlayacak hayranlarım?

Tanıdık bir melodi çınlıyor kulaklarımda. Kafamı çevirdiğimde bir koltuk görüyorum. Üzerinde beyaz gömleğim, ütülü pantolonum... iş kıyafetlerim bunlar! Zihnim bir kaç saniyelik dalgalanmanın ardından açılmaya başlıyor. Bu yalnızca bir kabus.. yalnızca bir kabus...

İlk defa işe gideceğim için seviniyorum...

12 Ocak 2010 Salı

fade into you...


içinde solup gitmektense bir anda yakıp tükettiklerimi anmak istedim bu gece...
bir mum yaktım, sonra bir mum daha, üstüne genzimi yakan bir tütsü ve bir sigara...
peş peşe söndürdürürken hepsini, isimlerini zikrettim... dumana karışıp silinsinler diye zihnimden.
beyhude...
tek bir anı silinmedi kazaan dönmüş olan anı defterimden. üstlerine bir de is kokusu sindi acı acı.
ama yakamadığım, yanamadığım bir tek şey vardı ki, onu seyre dalarken ben tutuştum...
şimdi, soluşumu izliyorum karanlıkta. layığını bulmuş zalim, zaferini kazanmış kahraman gibi. aynada tanıyamadığım yüzümde, içinde soluşumu izliyorum...

28 Aralık 2009 Pazartesi

Sahiplik ve Aidiyet


Sahip olmak istediklerin gün gelir sana sahip olur...

Hayata dair en acı derslerin teker teker film sahnelerine hapsolunuşunu izlemek de pek bir fena koyuyor insana. ama hak verdikçe bağlanıyorsun. filmler zihnine sahip oldukça anlamsızlaşıyor, zihnin onlardan arındıkça yalnızlaşıyor sanki.

sahip oldukların, aidiyetliklerini belirler. her bir meta seni bir kategoriye yerleştirir. toplumda, psikolojide, tıpta...
zenginsindir, nevrotiksindir, kansersindir...
sahip ol ve SİNDİR...

Hiçbir şeye sahip olmamak seni depresyon sahibi de yapabilir. ya da bunun aslında bir özgürlük olduğunu düşünür boheme bağlarsın. salıverdiğin hiçbir şeyin geri dönmediği düşüncesi artık eskisi kadar koymaz hatta eline yapışan balonları da patlatıp elinden atmaya kasarsın.

sana sahip olmasınlar diye herşeyinden vazgeçebilir misin? tek amacının sana ait olması arzusundan sıyrılıp, sevmekten vazgeçebilir misin? özgürlük uğruna, sahip olduğun tüm hislerden kurtulabilir misin?

sence?

4 Aralık 2009 Cuma

Şarkı Söylemek...


Eğer önümde bu bir parça kâğıt yerine bir mikrofon olsaydı daha iyi anlatabilirdim belki de anlatmak istediğim her şeyi. Kelimelerin sessizce yerlerine oturmaları üzüyor beni çünkü. Beynimin talimatlarıyla salınıp duran kalemimin boş sayfayı anlamsız işaretlerle doldurmasını ve bunu yaparken sessizce ve hiç isyan etmeden her kelimeyi aynı sakinlikle yazmasını kaldıramıyorum.
Yazının dinginliği bazen çileden çıkarıyor beni. O zaman fark ediyorum ki her kelime can bulmak istiyor, çığlık çığlığa yırtmak istiyor sessizliği. Kâğıtta hareketsiz durmaktansa dudaklarımdan sonsuzluğa kavuşmak istiyor. İşte o zaman direnmenin anlamsızlığı büyüyor dimağımda. Gözlerim kapanıyor yavaşça, görüntüler silindikçe sesim gürleşiyor sanki.
Şarkı söylemek... Var olan tatlı bir melodinin üstüne ya da sadece kalp ritmini takip ederek... Daha önce hiç söylenmemiş şarkıları haykırmak... Başkalarının değil, kendi duygularının sözcüsü olabilmek. Blues çok zengindir bu konuda. Aynı melodi çalar durur arka planda ama sen kırık kalbinden, vefasız dostlarından, sokakta gördüğün aç bir kedi yavrusundan, halkını aç bırakan bir kraldan ya da annenden bahsedersin. Gözlerini kapadığın andan, dudaklarını hareket ettirmeye başlayana kadar geçen sürede binlerce kelime yığılır aklına ama senin seçtiğin ilk kelime belirler o şarkının nereye gideceğini.
Anlatılmaz yaşanır klişesinin tam anlamıyla karşılığıdır şarkı söylemek. Kimi zaman çatallaşmış sesinle, etrafındaki herkesin kaçışacağını bile bile sırf içinden geldi diye kalkışacağın eylemdir. Hissettiklerini bir türlü açıklayamadığın insanın yanında o hislerini yansıtan bir şarkıyı mırıldanmandır. Hissettiklerini anlatamayan şarkılara isyan edip kendi sözlerini notalara dökmendir. Görmektir şarkı söylemek, duymaktır kimi zaman...
Dinlemekten sıkılan benliğim ancak böyle isyan ediyor. İşte yine başlıyor... Rüzgârın savurduğu yapraklar davet ediyor beni onlara eşlik etmem için. Kuşların bile sessizliğe gömüldüğü saatlerde, tek başına kalmak istemeyen yaprakları kıramıyorum. Düşlerimde sakladıklarım, kelime kelime dökülüyor dudaklarımdan... Şarkımı söylüyorum...



Seni düşünmek güzel şey ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...
nazım hikmet(30 Eylül 1945)

22 Kasım 2009 Pazar

Annie Hall...


The first and my favorite lines from the movie...

"There's an old joke - um... two elderly women are at a Catskill mountain resort, and one of 'em says, "Boy, the food at this place is really terrible." The other one says, "Yeah, I know; and such small portions."

Well, that's essentially how I feel about life - full of loneliness, and misery, and suffering, and unhappiness, and it's all over much too quickly.

The... the other important joke, for me, is one that's usually attributed to Groucho Marx; but, I think it appears originally in Freud's "Wit and Its Relation to the Unconscious," and it goes like this - I'm paraphrasing - um, "I would never want to belong to any club that would have someone like me for a member." That's the key joke of my adult life, in terms of my relationships with women."

small portions of this huge life... it seems unevitable for a person who chooses not to belong any club at all. maybe these are the explanations of my life's dullness?

16 Kasım 2009 Pazartesi

Seksen bir basamak


Dışarıda yağmur var.Şemsiyemi unutmamalıyım,botlarımı bağlamayı da... Çantam? Berem? Anahtarlarım?
...
Hepsi tamam.
Kapıyı kilitle, anahtarı çantaya koy, inmen gereken şu seksen bir basamağa ilk adımını atmadan apartman ışığını yak. Ne kadar dik bu basamaklar. Bir, iki, üç; hatırlamak değil güç. Dört, beş, altı; hayatım bensiz kaldı. Yedi, sekiz, dokuz; bugün var, yarın yokuz. On, on bir, on iki...
Bugün ayın on ikisi... on iki mart; mart ve kediler; ara sokakta hep yanıma gelen tek gözlü kedi; gözünü çıkaran kedilerle beraber yaşadığı metruk binalar; cumbalı ahşap binalar. On altı, on yedi, on sekiz; 9 yılda tükettik kafiyeleri. Niye kirlenmiş bu merdivenler bu kadar? Kedilerden olsa gerek. Bastığım her basamak, narin topuklarımın altında kırılıp gidecekmişçesine iniltiler çıkarıyor. Ne sıkıcı şu ahşap merdivenler. Hele de yeşile dönmüş çiçekli-böcekli ferforje tırabzanları. Duvarlar daha bir dökük göründü gözüme. Işık sönüyor, ondan olsa gerek.
Yirmi altı, yirmi yedi, yirmi sekiz; dışarıda kaldığım o yağmurlu gece sığındığım eski köşkün merdivenleri de böyleydi sanki? Işık son saniyelerini oynuyor. Elimi uzattığım yerde lamba butonu yok, üzerimde hafif bir elbise uçuşuyor basamaklardan inmeye devam ederken, elimdeki kadehi aşağıda beni bekleyen misafirlerim şerefine kaldırıyorum. “Aaa! Mösyö Kapıtokmağı ile Madam Paspas da teşrif etmişler. Ne hoş.”
Otuz altı, otuz yedi, otuz sekiz; salona yaklaştıkça ışıklar ve sesler uzaklaşıyor. Yağlıboya tabloları andıran işlemeli tırabzanlarım siliniyorlar soğuk karanlığın içinde. Ellerimle duvarları yoklayarak ilerlemeye çalışıyorum, alnımdan yüzüme dökülen saçlarım, nefes alırken dudaklarımın çevresine sarılıyorlar. Üzerlerinden damlayan tuzlu suyun tadını alıyorum ama anlam veremiyorum. Yağmur ve ter... Bacaklarımı baldırlarıma kadar saran deri çizmelerim taş basamakları titretircesine basarken yere, sırtımı sütun olabileceğini düşündüğüm bir taşa yaslayıp, gittikçe ağırlaşan kıyafetlerimin altında ezilen bedenime bir nefes alma imkanı veriyorum.
Elli altı, elli yedi, elli sekiz; uzaktan bir ışık huzmesi seçiyor gözlerim. Burnumun direğini yerinden etmeye kararlı bir küf ve barut kokusu... Işığın kaynağını görüyorum; duvara asılı bir meşale, rüzgarlı koridorda son danslarını sergiliyor. Hemen yanında, üstüne tahtalar çakılmış pencereden içeri çiseleyen yağmur; taş duvarların arasında kendince tutturduğu bir yoldan koridorun tozlu yüzeyinde hareler oluşturarak toplanıyor. Nerdeyim? Basamakların aşağısından fısıltılar duyuyorum. Elim kabzasında ışıldayan kılıcıma uzanıyor.

Altmış altı, altmış yedi, altmış sekiz; fısıltılar duvarlara çarpa çarpa artıyor sanki. Anlayamadığım kelimeler, ağlamalar, inlemeler. Meşaleler seslerin içinde kayboluyor, kör karanlıkta adımlarımı saymaya devam ediyorum...

Yetmiş altı, yetmiş yedi, yetmiş sekiz; son üç basamağın olduğu yerde toprağı hissediyorum çıplak ayaklarımın altında. Basamaklar devam ediyor. Daha soğuk, daha yumuşak. Bileklerime kadar batıyorum zaman zaman. Üzerimde sade bir bez parçasını andıran bir şey var gibi. İyice sarılıyorum ona zira bedenim nöbete tutulmuşçasına titriyor. Ellerimle duvarları arıyorum oysa tek hissedebildiğim toprak ve toprağı kucaklamışçasına dönüp dolanan ağaç kökleri. Hala iniyorum. Sanki birazdan son dönemeci alıp kapıyı göreceğim.

Heyecandan hızlanmış olması gereken kalbim olaylardan habersiz derin sessizliğinde sonsuz uykunun tadına varmaya çalışıyor.

Yüz altı, yüz yedi, yüz sekiz... karanlık mı değil mi bilmiyorum. Toprağa basan ayaklarım yalnız değil, ellerim de eşlik ediyor onlara. Zira dar bir geçitteyim o yüzden, yoksa iyice hafiflemiş bedenimin dört ayak taşınmasına gerek yok. İskeletim oldukça çok ses çıkarıyor olmalı. Duyamıyorum, tüm parçalarım teker teker toprağa kavuşuyor. Yeri öpercesine düşen kafatasım toprağı hissedemiyor ama ben kafatasımı üzerimde hissediyorum. Artık benim olmayanı, dönüşüp “ben” olacak olanı.

(picture taken from the http://lowenddslr.com/photos/ )