Bu Blog'da yer alan yazıların izinsiz ve kaynak gösterilmeden paylaşılmaması ricası ile...

28 Aralık 2009 Pazartesi

Sahiplik ve Aidiyet


Sahip olmak istediklerin gün gelir sana sahip olur...

Hayata dair en acı derslerin teker teker film sahnelerine hapsolunuşunu izlemek de pek bir fena koyuyor insana. ama hak verdikçe bağlanıyorsun. filmler zihnine sahip oldukça anlamsızlaşıyor, zihnin onlardan arındıkça yalnızlaşıyor sanki.

sahip oldukların, aidiyetliklerini belirler. her bir meta seni bir kategoriye yerleştirir. toplumda, psikolojide, tıpta...
zenginsindir, nevrotiksindir, kansersindir...
sahip ol ve SİNDİR...

Hiçbir şeye sahip olmamak seni depresyon sahibi de yapabilir. ya da bunun aslında bir özgürlük olduğunu düşünür boheme bağlarsın. salıverdiğin hiçbir şeyin geri dönmediği düşüncesi artık eskisi kadar koymaz hatta eline yapışan balonları da patlatıp elinden atmaya kasarsın.

sana sahip olmasınlar diye herşeyinden vazgeçebilir misin? tek amacının sana ait olması arzusundan sıyrılıp, sevmekten vazgeçebilir misin? özgürlük uğruna, sahip olduğun tüm hislerden kurtulabilir misin?

sence?

4 Aralık 2009 Cuma

Şarkı Söylemek...


Eğer önümde bu bir parça kâğıt yerine bir mikrofon olsaydı daha iyi anlatabilirdim belki de anlatmak istediğim her şeyi. Kelimelerin sessizce yerlerine oturmaları üzüyor beni çünkü. Beynimin talimatlarıyla salınıp duran kalemimin boş sayfayı anlamsız işaretlerle doldurmasını ve bunu yaparken sessizce ve hiç isyan etmeden her kelimeyi aynı sakinlikle yazmasını kaldıramıyorum.
Yazının dinginliği bazen çileden çıkarıyor beni. O zaman fark ediyorum ki her kelime can bulmak istiyor, çığlık çığlığa yırtmak istiyor sessizliği. Kâğıtta hareketsiz durmaktansa dudaklarımdan sonsuzluğa kavuşmak istiyor. İşte o zaman direnmenin anlamsızlığı büyüyor dimağımda. Gözlerim kapanıyor yavaşça, görüntüler silindikçe sesim gürleşiyor sanki.
Şarkı söylemek... Var olan tatlı bir melodinin üstüne ya da sadece kalp ritmini takip ederek... Daha önce hiç söylenmemiş şarkıları haykırmak... Başkalarının değil, kendi duygularının sözcüsü olabilmek. Blues çok zengindir bu konuda. Aynı melodi çalar durur arka planda ama sen kırık kalbinden, vefasız dostlarından, sokakta gördüğün aç bir kedi yavrusundan, halkını aç bırakan bir kraldan ya da annenden bahsedersin. Gözlerini kapadığın andan, dudaklarını hareket ettirmeye başlayana kadar geçen sürede binlerce kelime yığılır aklına ama senin seçtiğin ilk kelime belirler o şarkının nereye gideceğini.
Anlatılmaz yaşanır klişesinin tam anlamıyla karşılığıdır şarkı söylemek. Kimi zaman çatallaşmış sesinle, etrafındaki herkesin kaçışacağını bile bile sırf içinden geldi diye kalkışacağın eylemdir. Hissettiklerini bir türlü açıklayamadığın insanın yanında o hislerini yansıtan bir şarkıyı mırıldanmandır. Hissettiklerini anlatamayan şarkılara isyan edip kendi sözlerini notalara dökmendir. Görmektir şarkı söylemek, duymaktır kimi zaman...
Dinlemekten sıkılan benliğim ancak böyle isyan ediyor. İşte yine başlıyor... Rüzgârın savurduğu yapraklar davet ediyor beni onlara eşlik etmem için. Kuşların bile sessizliğe gömüldüğü saatlerde, tek başına kalmak istemeyen yaprakları kıramıyorum. Düşlerimde sakladıklarım, kelime kelime dökülüyor dudaklarımdan... Şarkımı söylüyorum...



Seni düşünmek güzel şey ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey.
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum...
nazım hikmet(30 Eylül 1945)